Türkiye 20. asrın ikinci yarısından beri liberalleşmeye çalışıyor.Batı ittifakına katılmak amacıyla, 2.Dünya Savaşı'nın hemen ardından geçilen çok partili hayat -darbe dönemleri dışında - 60 senede iyiden iyiye içselleştirildi. Ankara Anlaştması ile AET/AB çatısı altında tam üyelik çabaları da son 2 5 senede hız kazandı. Artık halkın seçtiği hükümetler silahlı güçlerin kendisine tabi olduğu sivil iradeyi temsil ediyor.
Yarım asırlık demokrasi macerasında devletin halka tahakküm etmesi, gözaltında kayıplarla faili meçhul cinayetler gerçeği, işkencenin önlenememesi, yolsuzluğun/kayırmacılığın günlük hayatın gerçekleri haline gelmesi, silahlı kuvvetlerin darbe yaptığı veya darbe taraftarı olması, sivil toplumun ya da muhalefetin önünün kesilmesi gibi konularda fazla mesafe alınamamış, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişte çağdaş değerler buna eşlik edememiştir. Derinde yatan sebep bence demokratik liberalizmin ekonomik liberalizmle başbaşa gidememesidir. "Bırakınız yapsınlar!" felsefesi sadece iktidarlara yakın çevrelere ve onların hempalarına özgürlük sağlamış, Menderes-Demirel-Özal hükümetlerinin uyguladığı sağ ekonomik politikalar halk nezdinde demokrasi değerlerini gündemde tutamamıştır. Soğuk Savaş'ın bitmesine yakın zamanda PKK eylemleri ile patlak veren Kürt Sorunu demokratikleşememe davasında hala en önemli konuyu teşkil etmektedir.
Oysa son 1 senede yaşanan Dünya Krizi ekonomiyi siyasetin önüne çekmiş, bu yeniden şekillendirme çağında kaynaklarını verimli kullanan uluslar zorlukları aşma hususunda daha avantajlı duruma geçmişlerdir. Halkın üretilen gelirden daha fazla pay aldığı sosyal demokrat bir paylaşım politikası demokrasiyi seçimden seçime yapılan bir tiyatro komikliğinden çıkaracaktır. Daha özgür olmak için daha zengin olmak gerekir , daha zengin olmak için ise verimli biçimde üretilen geliri adilce paylaşmak.
22 Haziran 2009 Pazartesi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder